Akaid ve Fıkh, Liste

Namaz Kılmanın Hükmü, Değeri Ve Önemi

“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin.  Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara Sûresi, 45. ayet meali)

Bu ayetten büyük dersler çıkarmalı insanoğlu. Çünkü namaz, nefsin sevmediği, şeytanın istemediği bir ameldir. Heva ve hevese ters düşen bir kavramdır. Dünya hayatını ve faniliği seven için değil; dünya hayatını ahiretin bir tarlası bilip, bu dünyada ahirette filizlenecek tohumlar ekmeyi ve bakiliği seven içindir.  Vecd ile bin  secde etmek anını hasretle bekleyen içindir.

Allah (celle celaluhu)’ın ”namaz” emrini nasıl hayat felsefesi biliriz, bu konuyu çeşitli ayet ve hadisler ile süsleyerek ineceleyim inşaallah:

Namaz Kılmamak İçin Bahane Üretmemek

İnsan ve insanın nefsi, namaz kılmamak için bahaneler üretir durur. Şeytan vesvese verir durur. Lakin unutmamamız gereken bir hadise var ortada:  çoğu insanın hayali bizim yaşantımız belki de.  Çünkü,  hiçbirimiz – elhamdülillah – evsiz değiliz, savaş çocuğu, savaş annesi, savaş babası değiliz. Kafamıza bombalar yağmıyor her gün.  Silah patlama sesi ile uyanmıyoruz. Savaşta çocuğumuzun, annemizin, babamızın, kardeşimizin ölümüne canlı canlı şahit olmuyoruz. Yeni doğan bebeğimizin kanlar içinde kalması ile ıstırap çekmiyoruz.  – özür diliyorum – Düşman askerleri tarafından tecavüze uğramıyoruz (!).

Yahut – herkesin maddi durumu eşit olmasa da – ekmek kırıntılarına muhtaç değiliz hiçbirimiz. Elbet kiminin karnı bir kuru ekmek ile, kiminin karnı lüks lokantalarda nice yemekler ile doyuyor. Allah’a şükür ki doyuyor. Ama hiçbirimiz çocuğumuzun açlıktan can vermesine şahit olmadık hiç. Bebeğimizin bedeni iskeletine yapışmadı. Yani buna şahit olmadık hiç.

Velhasıl; şükretmemiz gereken burada sayamayacağımız kadar çok şey olduğu halde, Allah’a bize nice nimetler verdiği için, karnımızı bir şekilde doyurduğu için, gözümüz görür kıldığı için bir teşekkür çok ağır bir yük mü ?

Var Olan Her Zerrede O'nu Hissetmek

Gözümüzle görüyoruz ki birisi var. Yeryüzünü bir sofra yapmış, o sofrayı en lezzetli nimetlerle doldurmuş ve her canlıları o sofraya davet etmiş…

Balıklar… Denizlerin dipleri, karanlık, ıssız, acı bir su. Ve kum ve çaresiz mahlukatlar. Ancak hiçbirinin rızkı unutulmuyor, hiçbiri aç bırakılmıyor. Kim onları böyle merhametle besleyip, denizin dibini onlara Rahmani bir sofra yapan? Ve o sofradan istifade edebilmeleri için gerekli cihazları onlara takan?

Böcekler… Küçücük, zayıf ve acizler. Muhtaçlar, güçleri yok. Kimi elsiz, kimi gözsüz, kimi ayaksız… Ancak ihtiyaçları ellerinin  yetişemediği yerlerden ne güzel veriliyor. Kim bu acizlere merhamet edip, ihtiyaçlarını karşılayan?

Hayvanlar… Aciz ve merhamete muhtaç yavrular. Rızkları umulmadık, münasip bir vakitte, ihtiyaç nispetinde onlara veriliyor. Yardımlarına koşuluyor. Halbuki ihtiyaçlarının yüzde birini karşılamaya kendi güçleri yetmez. Demek onların ihtiyacını bilen, onları merhamet ve şefkatle besleyen perde arkasında birisi var. Kim bu  Zat?

Cevabı Kur’an versin:

”Muhakkak, göklerin ve Arz’ın yaratılmasında, gece ile gündüzün arka arkaya gelmesin de, insanlara yararlı şeylerle, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın, Gök’ten indirdiği suda ve onunla Yeryüzü’nü ölümünden sonra diriltmesinde, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgârları estirmesinde, bulutların Gök’le-Arz arasında, ‘müsahhar’ (boyun eğdirilmiş) kılınmasında, akleden bir topluluk için ayetler vardır.” ( Bakara Suresi,  164. ayet meali)

Nefs'e Yenik Düşmemek

Bu maddemizi Aziz Mahmud Hudayi Hazretlerinin nefis terbiyesi örneği ile açalım:

Üftâde Hazretleri’ne intisâb eden Hüdâyî Hazretleri, O’nun yanında sıkı bir riyâzat ve nefs terbiyesine başladı. İşte Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri’nin manevi yolda yaşadığı nefis terbiyesi ve bunları bir bir aşma macerası:

” Hz. Üftâde bir gün mürîdine:

– Haydi evlâdım, bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın, diye emretmiş; Hz. Hüdâyî de tereddütsüz sırığı samur kürkü üzerine almış ve çarşı çarşı, mahalle mahalle dolaşmaya başlamıştı. Bu hali gören ahâli, “Kadı Efendi çıldırmış” diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat Hz. Hüdâyî bunların hiçbirine aldırmadı. Ve vazifesini kemâl-i ihtimamla yerine getirerek döndü.

Hüdâyî ciğer satma işini gerektiği şekilde başardıktan sonra şeyhi O’nun, dergâhın helâlarını temizlemeye me’mur etti. Bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Hüdâyî bir an kulak kabarttı, bunlar neyin nesi diye düşündü. Meğer Hüdâyî’nin yerine yeni ta’yin olunan kadı nâibi geliyormuş, halk da onu karşılamaya çıkmış. Hüdâyî, beldenin bu âdetini bildiği için sesi duyunca kendi kendine:

“-Yeni kadı geliyor hâ!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın… Şimdi helâlara hizmetkâr oldun.” diyerek nefsinin iğfâl ve iğvâsına kapıldı. Hatırından bir an bunlar geçince derhal toparlandı ve:

“-Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermedin miydi?” diyerek kalbinden geçen bu hâle tevbekâr oldu ve nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak taşları sakalıyla süpürmeye başladı… ”

Bu nasıl bir iman, nasıl imtihandır? Bu imtihana böyle cevap vermek çok büyük imandır.

Velhasıl; şeytan elbette vesvese verecek, nefs elbette kötülüğe yorumlayacaktır her şeyi. Lakin İşte insanın yegane görevi; nefs-i emmareyi, nefs-i kemale döndürmek arzusu ile yanıp tutuşmaktır. – inşaallah –  Allah uğruna yaşamak, O’nun uğruna ölmektir…

Bu listeyi çoğalttıkça çoğaltabiliriz. Çünkü namaz kılmamak için değil, kılmak için sebep çoktur. Lakin biz şimdilik bu kadarını ayrıntılandırdık. Ezcümle; namaz ille de namaz, ille de namaz. – maalesef ki – Bu cahil ve cühela toplumda, Allah’a teslim olmak arzusu ile çabalayan insan yok denilecek kadar azdır. O’ndan gelen belayı da, nimeti de baş üstünde taç yapan insan; koca vakitleri Rabb’i için harcayan, feda eden, feda etmekten hoşnut olan hatta vaktini Allah rızasını kazanmak için harcamadıkça huzursuzluk duyan insan yok denilecek kadar azdır.

İnşaallah Allah-u Teala bizlere bu bedbaht olmuş nesilde bir çınar gibi açmayı nasip eder. İslam’ı önce yaşamayı sonra yaşatmayı nasip eder. İnşaallah affına layık olmayan bizleri affeder, rızasını haketmeyen bizlerden razı olur. – keşke ve keşke –

Velhasıl tüm bunları yapabilmek ve gerçek huzura erebilmek için, hakikate varabilmek için namaz kılmaya – hala başlamadıysak – başlayarak, – kılıyor isek – namazı huşu içinde kılabilmek ile işe başlamalıyız. Yoksa Nureddin Yıldız’ın dediği gibi; ” Haramların adeta zehir gibi solunduğu ve değişim talebinin bulunmadığı toplumlarda, camilerin büyük olması neyi değiştirir? Kimi kurtarır? ”

Vesselam.

Kaynaklar:İslam Ve İhsanHer Şey O’nu Anlatıyor

Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver

İlginizi Çekebilecek Diğer İçerikler

1 yorum var.

  1. 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.

Bu HTML etiketlerini ve özniteliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>