Hadis, İslam, Liste

En Çok Hadis Rivayet Eden (Müksirun) 9 Sahabi

Muksir, Arapça, “sayıca çok olmak, artmak” anlamına gelen “kesret” kelimesinden türeyen bir kelime olup çoğulu “muksirûn”dur. Muksirûn terimi, hadis ilmi açısından, binin üzerinde hadis rivayet eden sahabileri ifade etmektedir.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde 114.000 kadar olduğu tahmin edilen sahabilerin, ancak 1000-1500 kadarı hadis rivayetinde bulunmuştur. Hadis rivayet eden bu sahabiler, rivayetlerinin azlığı ve çokluğu açısından hadis alimlerince iki gruba ayrılmış, az hadis rivayet edenler için “mukıllûn”, çok hadis rivayet edenler için ise “muksirûn”  tabiri kullanılmıştır.

Hadis alimlerinin çoğu, 1000’den fazla hadis rivayet eden sahabileri muksirûn kategorisinde değerlendirmişlerdir. Bunun yanında “muksirûn”u 700’den veya 1500’den fazla hadis rivayet edenler için kullanan alimler de vardır. Buna göre, 700 hadis esas alındığında dokuz, 1000 hadis esas alındığında yedi ve 1500 hadis esas alındığında altı kişi muksirûna dahil olmaktadır.

En çok hadis rivayet eden sahabiler;

  • Ebû Hureyre (ra)
  • Abdullah b. Ömer (ra)
  • Enes b. Malik (ra)
  • Hz. Aişe (ra)
  • Abdullah b. Abbas (ra)
  • Cabir b. Abdullah (ra)
  • Ebû Said el-Hudrî (ra)
  • Abdullah b. Mesud (ra)
  • Abdullah b. Amr b. el-As (ra)

Bu sahabilerin diğerlerinden daha çok hadis rivayet etmiş olmalarının elbette çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Mizaç olarak öğrenmeye çok düşkün olan bu müstesna sahabilerin hemen hepsi çok genç yaşta, hafızalarının diri olduğu dönemde Rasûlullah’ı idrak etmiş ve O’nun vefatından sonra da uzun süre yaşamışlardır. Ashabın çoğu dünyevi meşgaleleriyle meşgul olurken muksirûnun bir kısmı genç ve bekar olduğu, bir kısmı da Suffe ashabından olduğu için Rasûlullah ile daha fazla beraber olmuşlar, dolayısıyla ondan daha fazla hadis öğrenebilmişlerdir. Ayrıca onların hadis rivayetine duydukları özel ilgiyi de çok sayıda hadis rivayet etmelerinin sebepleri arasında zikretmek gerekmektedir.

Şimdi en çok hadis rivayet eden sahabileri tanıyalım..

1. Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh

Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

“Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım.” 

(Buhârî, “Rikâk”, 38)

Yemen’de yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensup olup ne zaman doğduğu belli değildir. Hz. Peygamber onun adını Abdurrahman veya Abdullah olarak değiştirmiştir. 

Ebû Hüreyre’nin H. 7. yılın (628) başlarında Tufeyl b. Amr ed-Devsî vasıtasıyla müslüman olduğu ve kabilesinden altmış veya yetmiş aile ile birlikte Tufeyl’in başkanlığında Resûlüllah ile görüşmek üzere aynı yılın Muharrem ayında (Mayıs 628) Medine’ye gittiği bilinmekle beraber onun daha önce müslüman olmayıp Medine’ye İslâmiyet’i kabul etmek üzere geldiği de rivayet edilmektedir. 

Ebû Hüreyre Medine’ye ulaştığı günden itibaren kendisini tamamen dine verdi ve Resûlüllah’ın yanında bulunduğu sürece dünyevî hiçbir arzu peşinde koşmadı. İslâmiyet’i geç benimsediği için kaybettiği yıllarını telâfi etmek amacıyla, açlıktan bayılacak dereceye geldiği halde Mescid-i Nebevî’deki Suffe’den ayrılmazdı. 

Ebû Hüreyre, kısmen Hayber fethine ve daha sonra yapılan gazvelerin hepsine katıldı. Mekke’nin fethinden önce hicret ettiği için hicret sevabı alması, üç yıl boyunca Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunması, onu ve annesini müminlerin sevmesi için Resûl-i Ekrem’in dua etmesi (Müslim, “Fezâilü’sSahâbe”, 158) ve hadise gösterdiği ilgiyi takdirle karşılaması onun meziyetlerinin en önemlileridir. 

Ebû Hüreyre başta Resûlüllah olmak üzere Übey b. Kâ‘b, Ebû Bekir, Ömer, Üsâme b. Zeyd, Âişe, Fazl b. Abbas b. Abdülmuttalib gibi sahâbilerden ve Kâ‘b el-Ahbâr gibi tâbiîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de sayıları 800’e varan pek çok sahâbi ve tâbiî rivayette bulunmuştur. 

Binden fazla hadis rivayet etmeleri sebebiyle “müksirûn” diye anılan yedi sahâbi arasında Ebû Hüreyre ilk sırayı almaktadır. Bakī‘ b. Mahled’den İbn Hazm’in naklettiğine göre onun rivayetleri mükerrerleriyle birlikte 5374’ü bulmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’indeki rivayetleri 3862’dir. Bu rakamı 3848 veya 3879 olarak tesbit edenler de vardır. 

Ebû Hüreyre’nin Kütüb-i Sitte ile el-Müsned’deki mükerrer olmayan rivayetleri, M. Ziyâürrahman el-A‘zamî’nin tesbitine göre 1336 hadisten ibarettir. Ahmed Muhammed Şâkir, el-Müsned’deki tekrarsız rivayetlerinin 1579 olduğunu söylemektedir. Ebû Hüreyre, hayatının son dönemlerinde Medine’den ayrıldı ve yakın mesafede bulunan Zülhuleyfe’deki veya Akîk’taki evine çekildi. Vefatından bir süre önce hastalandı ve 58 (678) yılında yetmiş sekiz yaşlarında iken vefat etti. Cennetü’lBakî‘a defnedildi.

2. Abdullah bin Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh

İbn Ömer (r.a.)’den nakledildiğine göre, Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

“Allah yasakladıklarının yapılmasından nasıl hoşlanmıyorsa, tanıdığı ruhsatların kullanılmasından da öylece hoşnut olur.” 

(İbn Hanbel, II, 108).

İbn Ömer diye de anılan Abdullah, nübüvvetin üçüncü yılında Mekke’de doğdu. Hz. Peygamber’in zevcesi Hafsa ile ana-baba bir kardeştir. Babasıyla birlikte müslüman oldu, yine onunla birlikte Medine’ye hicret etti. 

Bey’atü’r-Rıdvân’da, Hayber ve Mekke fethi ile Huneyn Gazvesi’nde bulundu. Ayrıca Suriye ve Irak fetihlerine, Yermük ve Nihâvend savaşlarına, Mısır’ın fethine katıldı. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu İstanbul seferine (49/669) iştirak eden Abdullah, müslümanlar arasında çeşitli fitnelere yol açan savaşlardan ve hadiselerden hep uzak durmuştur. 

Hz. Peygamber’in kayınbiraderi olması, Resûlüllah’ın, birçok sahâbinin görüp duyma imkânını bulamadığı davranış ve sözlerinin müslümanlara intikal etmesine yardım etti. Rivayet ettiği 2630 hadis ile Ebû Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahâbinin ikincisi oldu. Rivayetlerinin 168’i hem Buhârî hem Müslim’de mevcut olup ayrıca 81’i Sahîh-i Buhârî’de, 31’i de Sahîh-i Müslim’de bulunmaktadır. 

İbn Ömer’in en önemli özelliklerinden biri de hadisleri Hz. Peygamber’den duyduğu lafızlarla rivayet etmeye son derece dikkat etmesi, bunların benzer kelimelerle değiştirilmesine asla izin vermemesidir. Geniş hadis bilgisine rağmen bu titizliğinden dolayı ihtiyatla hadis rivayet ederdi. “Altın zincir” (silsiletü’zzeheb) adı verilen en sahih isnad, Buhârî’ye göre, İbn Ömer’den âzatlı kölesi Nâfi‘in, ondan da İmam Mâlik’in rivayet ettiği hadis senedleridir.

 Ashabın fakihleri arasında da mümtaz bir yeri olan Abdullah, en çok fetva veren yedi sahâbiden biridir. Altmış yıl boyunca fetva vermiştir. Özellikle sahâbenin yaşlıları vefat ettikten sonra insanların fetva için baş vurdukları kişilerin başında İbn Ömer ve İbn Abbas gelmekteydi.  

Soğukkanlı, yumuşak huylu olduğu için Hz. Peygamber’e benzetilirdi. İbn Ömer’in fazilet bakımından tıpkı babası gibi olduğunu söyleyen Ebû Seleme b. Abdurrahman, “Ömer’in yaşadığı devirde onun benzerleri vardı; fakat Abdullah’ın zamanında onun gibisi yoktu.” demiştir. Seksen beş (veya seksen yedi) yaşlarında Mekke’de vefat etti.

3. Enes Bin Malik (Hadimü'n-Nebi)

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 

“Sizden biriniz namaz kılarken (aslında) Rabbi’yle özel olarak konuşmaktadır.” 

(Buhârî, “Salat”, 36) 

Enes b. Mâlik, 612 yılında Medine’de dünyaya geldi. Ailesi Hazrec’in Neccaroğulları koluna mensuptur. Hz. Peygamber’e yaklaşık 10 yıl hizmet etmesi sebebiyle “Hâdimü’n-Nebî”olarak da tanınmıştır. 

Uzun süre Allah Resûlü’nün yanında kaldığını, zaman zaman onun istediği gibi davranamadığını, bununla birlikte ondan bir defa bile azar işitmediğini, bir hatası yüzünden kendisini uyaracak olan hanımlarını, “Bırakın çocuğu! O Allah’ın dilediğinden başka bir şey yapmamıştır.” diye yatıştırdığını nakleder. 

Enes b. Mâlik, Resûlüllah’ı çok sever, ona hizmet etmekten büyük bir onur ve huzur duyardı. Sabahları herkesten önce kalkar, peygamber mescidine giderek Resûlüllah’ın buradaki ihtiyaçlarını karşılardı. Allah Resûlü şayet oruca niyetlenecekse sahur yemeğini hazırlar ve sahurdan sonra da onunla birlikte sabah namazını kılardı. Enes (r.a.) Peygamberimiz’in hizmetine girdikten sonra her gün sabah namazlarını onunla birlikte eda etmiştir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına yaşının küçük olması sebebiyle iştirak edemedi. Bununla birlikte Bedir gazvesinde savaş alanında bulunmuş, çarpışmalar esnasında mücahitlere yardımcı olmuş, bu arada Resûlüllah’ın hizmetini de aksatmamıştır. 

Enes b. Mâlik, Allah Resûlü’nün vefatından sonra halife seçilen Hz. Ebû Bekir tarafından Bahreyn’e zekât memuru olarak görevlendirildi. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde ise Basra’da müslümanlara ilim öğretmekle meşgul oldu. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde gerçekleşen fetih hareketlerine iştirak etti. Hz. Osman’ın halifeliği dönemindeki siyasî hadiselerden ve politik kamplaşmalardan uzak duran Enes b. Mâlik, bu süreçte sadece Abdullah b. Zübeyr’in halifeliği zamanında kırk gün süreyle Basra valiliği yaptı. Bunun ardından tekrar ilim ve öğretim hayatına döndü. Mekke-i Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de, Basra’da, Kûfe’de ve Şam’da dersler verdi, çok sayıda kıymetli talebe yetiştirdi. 

Enes b. Mâlik, çok hadis rivayet ettikleri için “müksirûn” diye zikredilen yedi sahabeden biri kabul edilir. Tekrarlarıyla birlikte 2286’yi bulan hadis rivayetleri sebebiyle Enes (r.a.), müksirûn arasında da üçüncü sırada yer alır. Onun rivayetlerinin 168 adedi Buhârî ve Müslim’de ortak yer alır. Uzun ve bereketli bir ömür yaşayan ve hayatının büyük bir kısmını Basra’da tamamlayan Enes b. Mâlik, hicretin 93. (M. 711-712) yılında 103 yaşında vefat etmiştir.

4. Hazret-i Aişe-i Sıddıka

Hz. Âişe (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre, Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

“Biriniz yemek yiyeceği zaman ‘Bismillah’ desin. Eğer yemeğin başında besmele çekmeyi unutursa, ‘Bismillâhi fî evvelihî ve âhırihî’ (Başında da sonunda Allah’ın adıyla) desin.” 

(Tirmizî, “Et’ıme”, 47)

Babası Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, es-Sıddîk lakabıyla tanındığı için kendisine Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti’s-Sıddîk denilmiştir. Annesi, Kinâne kabilesinden Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir’dir. Bi‘setin 4. yılında (614) Mekke’de doğdu. Çocukluğu hakkında fazla bilgi yoktur. Hz. Peygamber ile nikâhı hicretten önce Mekke’de kıyılmıştır. 

Hz. Âişe Resûl-i Ekrem ile evlendikten sonra üstün bir mevkiye ve haklı bir şöhrete ulaştı. Peygamber hanımlarının, müminlerin anneleri (ümmehâtü’l-mü’minîn) olduklarını bildiren ve Hz. Peygamber’den sonra, başkalarının onlarla evlenmesini ebediyen yasaklayan Kur’an âyetleri (bk. Ahzâb 33/6, 53) gereğince “ümmü’l-mü’minîn” diye anılmaya başladı. 

Hz. Âişe zekâsı, anlayışı, kuvvetli hâfızası, güzel konuşması, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları sayesinde Hz. Peygamber’in yanında müstesna bir mevki kazandı. Bilemediklerini, anlayamadıklarını, eksik ve yanlışlarını, hatta Kur’an ile Hz. Peygamber’in hadisleri arasında kendi anlayışına göre farklılık arzeden hususları Hz. Peygamber’e sormak ve onunla müzakere etmek gibi güzel bir alışkanlığı vardı. 

Hz. Peygamber vefat ettiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahâbilerin başında yer alır. 

Kuvvetli hâfızası sayesinde Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler îfâ etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’dur. Bunlardan Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde rivayet ettikleri 297 hadisin 174’ü her iki eserde, elli dördü yalnız Buhârî’de, altmış dokuzu da yalnız Müslim’de yer almaktadır. O hem Hz. Peygamber’in diğer hanımlarından, hem de Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Mâlik dışında diğer bütün sahâbilerden fazla hadis rivayet etmiş olan tek kadındır. Binden fazla hadis rivayet eden ve “müksirûn” diye adlandırılan yedi sahâbînin dördüncüsü oldu. Rivayet ettiği hadislerin çoğunu doğrudan doğruya Hz. Peygamber’den nakletmiştir. Bununla birlikte bazı hadisleri babasından, Hz. Ömer, Hz. Fâtıma, Sa‘d b. Ebû Vakkas, Hamza b. Amr elEslemî ve Cüdâme bint Vehb el-Esediyye’den almıştır. Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî gibi bazı sahâbîler başta olmak üzere Hz. Âişe’den hadis nakledenlerin sayısı 200’den fazladır. Rivayet ettiği hadislerin sebeb-i vürûdunu ve delâletlerini beyan eder, ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’e muhalif bir unsur ihtiva edip etmemesi bakımından onları incelemeye tâbi tutar, bazı sahâbilerin rivayet sırasında yaptıkları hataları düzeltirdi. Bir kısım hadislerin baş veya son taraflarının, yahut esbâb-ı vürûdunun iyi bilinmemesinden kaynaklanan hataları düzeltirken “yanıldı”, “unuttu”, “hadisin baş tarafını nakletmeyip sonunu nakletti” gibi ifadeler kullanarak İslâm dünyasında tenkit zihniyetinin gelişmesine öncülük etti.

Hz. Âişe, Hz. Peygamber’den sonra kırk yedi yıl daha yaşadı ve altmış beş (veya altmış altı) yaşında iken 17 Ramazan 58 (14 Temmuz 678) Çarşamba gecesi, vitir namazını kıldıktan sonra Medine’de vefat etti.

Dipnot;

“Esbâbu vurûdi’l-hadîs: “Esbâbu’l-hadîs” de denir. Hadîslerin söyleniş, bir fiili bildiriyorsa işleniş sebeplerini konu olarak alan ilim dalının adıdır. Kur’ân-ı Kerîm için esbâb-ı nüzûl ne ise, hadîsler için [de] esbâbu vurûdi’l-hadîs odur. Hadîslerin bir kısmı bazı olaylar üzerine, bir kısmı da sorulan sorulara cevap olarak vârid olmuştur. Gerek bu olaylar, gerekse sahâbîlerin çeşitli vesîlelerle sordukları sorular, olay üzerine söylenen sözün ya da soruya verilen cevâbın sebeb-i vürûdunu teşkîl eder…

| Prof. Dr. Müctebâ Uğur

5. Abdullah bin Abbas Radiyallahu Anh

İbni Abbas (r.a.)’ın naklettiğine göre Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

“Allah her kimin iyiliğini dilerse, onu dinde fakih kılar (dinin inceliklerini anlamak konusunda ona kabiliyet verir.” 

(Tirmizi, “İlim”, 1)

Babası Resûlüllah’ın amcası Hz. Abbas’tır. Annesi Hz. Hatice’den sonra kadınlardan ikinci müslüman olan Ümmü Fadl’dır. Hicret’ten bir kaç sene önce doğduğunda babası tarafından Efendimiz (s.a.v.)’e kendisine dua edilmek üzere götürülen Abdullah ibn Abbas, Cenab-ı Peygamber’in “Allahım onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret.” niyazına mazhar olmuştur. Mekke’nin fethinde annesi ve kendisine hicret etmeme izni verilmiş, hicretin sekizinci senesinde de Medine’ye göç etmişlerdir. Bundan sonra çocukken çok kısa da olsa –kaynaklarda otuz ay kadar olduğu zikrediliyor- Resûlüllah’ın şahsiyetini ve ilmini yakından talim etme bahtiyarlığına erişmiştir. 

Tabiri caizse, çocuk saflığı ve merakıyla, Efendimiz’i bir gölge takip etmiş, onun her halini görmeye, öğrenmeye gayret etmiştir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun için, “Allahım bütün ilim ve hikmeti bu başa ver. Onları te’vil ve tefsîr edebilsin.” ve “Allah’ın insan oğluna ihsân ettiği her ilim ve her hikmet bu güzel göğüste toplansın.” diye dua buyurmuşlardır. O henüz 13 ya da 15 yaşlarındayken Resûlüllah dâr-ı bekaya göçmüş, fani dünyadaki bu mutlu birliktelik yarım kalmıştır. 

Yetişkinliğinde siyasete uzak durmaya çalışan İbn Abbas, Hz. Ali’nin hilafetinde onun talebi üzerine bir yıl kadar Basra valiliği yapmış, Mısır, Mağrib ve Konstantiniyye seferlerinde bulunmuştur. 

İbn Abbas sahabe arasında hadis rivayeti, müfessir ve fakih kimliğiyle öne çıkmış, rivayet ettiği hadisler topluca Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde yer almıştır. Buna göre 1710 civarında hadis rivayet etmiştir.

Peygamber (s.a.v.)’in hâl ve kavillerini sahabeler birbirlerine nakletmekte son derece gayûrdurlar (gayûr; gayreti çok olan, kötülük ve çirkinlikleri şiddetle reddeden). İbn Abbas da onun hakkında her şeyi öğrenmek arzusuyla kendisinden büyük ashaba sorup öğrenmeye azmetmiş, onlardan işittiklerini de başkalarına nakletmek için her tür fırsatı değerlendirmiş, ders halkaları teşkil etmiş, vaazlar vermiştir. 

Kaynaklar, Abdullah b. Abbas’ın siyasî ve sosyal olaylar karşısında ilmî otoritesini ve siyasî itidalini daima muhafaza ettiğini göstermektedir. Abdullah b. Abbas, yetmiş yaşlarında iken Tâif ’te vefat etmiş, cenaze namazını Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye kıldırmıştır.

6. Cabir Bin Abdullah Radıyallahu Anh

Câbir b. Abdullah anlatıyor: 

Resûlüllah (s.a.v.) bize hutbe verdi. Allah’a hamd etti ve O’nu layık olduğu biçimde övdü. Sonra şöyle buyurdu: “Sözlerin en doğrusu Allah (c.c)’ın Kitabı’dır. Yolların en iyisi Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan uydurulanlardır. Ve her bid’at dalâlettir.” 

(İbn Hanbel, III, 310)

Hicretten on altı yıl önce (607) Medine’de dünyaya geldi. Hazrecoğulları’nın Benî Seleme kabilesinden olup Ebû Abdurrahman ve Ebû Muhammed künyeleriyle de anılır. Babası Uhud Gazvesi’nde ilk şehid düşen sahâbi Abdullah b. Amr b. Harâm, annesi Resûlullah’a biat eden kadın sahâbilerden Enîse (Üneyse) bint Aneme’dir. 

Câbir b. Abdullah’ın iştirak ettiği ilk gazve, Uhud Gazvesi’nin hemen ardından düşmanları kovalamak üzere yapılan Hamrâülesed Gazvesi idi. Daha sonra ise Resûl-i Ekrem’le birlikte on dokuz gazveye katılmıştır. 

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Câbir b. Abdullah’ın muhtelif savaşlara katıldığı ve özellikle Şam’ın fethinde bulunduğu bilinmektedir. 

Câbir b. Abdullah Resûl-i Ekrem’in özel iltifat ve ilgisine mazhar olan sahâbilerden biridir. Câbir b. Abdullah’ın Peygamber’e olan yakınlığını gösteren bazı rivayetler hadis kitaplarında önemli bir yer tutar.

Câbir b. Abdullah Hz. Peygamber’den (s.a.v.) , Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer,  Hz. Ali, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Hz. Muâz b. Cebel, Hz. Zübeyr b. Avvâm ve diğer sahâbilerden pek çok hadis rivayet etmiştir. Binden fazla hadis nakleden yedi  sahâbiden (müksirûn) biri olarak 1540 rivayeti hadis külliyatında yer almıştır. Rivayet ettiği hadislerden elli sekizi Buhârî ve Müslim’de, ayrıca yirmi altısı yalnız Sahîh-i Buhârî’de, 126’sı da Sahîh-i Müslim’de yer almaktadır. Rivayetleri toplu olarak da Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bulunmaktadır (III, 292-400). Abdullah b. Üneys’in, Câbir’in Hz. Peygamber’den duyduğu, üzerinde mazlum hakkı bulunan kimsenin cennete giremeyeceğine dair bir hadisi (Buhârî, “Tevhîd”, 32) bizzat onun ağzından öğrenmek maksadıyla deve sırtında Şam’a kadar bir ay süren uzun bir yolculuk yaptığı bilinmektedir (Müsned, III, 495; Buhârî, “İlim”, 19). Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybeden Câbir, 78 (697) yılında Medine’de vefat etti.

7. Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anh

Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’den nakledildiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “

… Ve Allah’ın sözünün diğer sözlere üstünlüğü, Allah’ın, yarattıklarına olan üstünlüğü gibidir.” 

(Tirmizî, “Fedâilü’l-Kur’ân”, 25)

Medine’nin Hazrec kabilesinden olup daha çok künyesiyle tanınır. Hudrî nisbesini dedelerinden Hudre’ye nispetle almıştır. 612 yılında Medine’de doğdu. Babası Malik bin Sinan, annesi de Neccâroğulları’ndan Üneyse bint Ebu Harise olup Hz. Peygamber’e biat eden hanımlardandır. Babası Malik, İslâmiyet’in Medine’de yayılmaya başladığı ilk yıllarda müslüman oldu. 

Ebû Saîd (r.a.), Uhud Gazvesi’ne katılmak için Hz. Peygamber’in huzuruna çıktığı zaman on üç yaşındaydı. Babası Mâlik, gelişmiş olduğunu söyleyerek onun savaşa katılmasını istemesine rağmen Hz. Peygamber buna izin vermedi. 

Ebu Saîd, Hendek Savaşı ve diğer bir çok savaşa katıldı. Ayrıca Bey’atü’r-Rıdvan’da hazır bulundu. Diğer taraftan Suffe Medresesi’ne giderek çok sayıda hadis ezberledi. 1170 hadis nakletmek suretiyle en çok hadis rivayet eden yedi sahabe arasında yer aldı. Peygamber Efendimiz’in, Kur’ân-ı Kerim’in ayetleriyle karıştırılma ihtimali sebebiyle hadislerin yazılmaması ve sadece ezberlenmesi tavsiyesine Ebu Saîd titizlikle uyduğu gibi, kendisinden hadis öğrenenlerin yazmasına da izin vermedi. 

Genç yaşta Hz. Peygamber’in yanında bulunan, onun terbiyesiyle yetişen Ebu Saîd, merak ettiği her şeyi ona sorar, bilmediği herhangi bir konuda Peygamber Efendimiz’e danışmadan hareket etmezdi. 

Ebu Saîd, Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra kendisini tamamen hadis ilmine verdi ve bu alanda otorite olarak kabul edildi. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Söylediği sözler ve getirdiği yorumlar sahabe döneminde büyük kabul gördü. Ebu Saîd lakabının dışında, “Medine Müftüsü” ve “İmam” lakaplarıyla anılmaya başlandı. 

Ebû Saîd’in Bakî b. Mahled’in el-Müsned’inde mükerrerleriyle birlikte 1170, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde 955, Sahîhayn’da 111 rivayeti bulunmaktadır. Bunlardan kırk üçü Sahîh-i Buhâri ile Sahîh-i Müslim’de, on altısı sadece Buhâri’nin, elli ikisi de sadece Müslim’in el-Câmi’u-s-Sahîh’inde yer almaktadır. 

Ebu Saîd, Hicrî 74 yılında (693/4) Medine’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vasiyetine uyularak Cennetü’l-Bakî‘a defnedildi.

Cennetü’l-Bakî: Peygamber Efendimiz’in kabrine yüz metre mesâfede bulunan meşhur Medîne kabristanı anlamına gelir.

8. Abdullah bin Mes'ud Radıyallahu Anh

İbn Mes’ûd (r.a.)’un işittiğine göre, Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

“Ancak iki kişiye gıpta edilir. Bunlar Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayan ile Allah’ın kendisine verdiği (ilim ve) hikmete göre karar veren ve onu başkalarına öğreten kimsedir.” 

(Buhârî, “Zekat”, 5)

Ailesi ve İslâm’dan önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Babası, Abdullah b. Hâris b. Zühre’nin halîfi idi (yeminli, muâhid). Abdullah’ın annesi Ümmü Abd bint Abdüved ve kardeşi Ukbe de ilk müslümanlardandır. 

Müslüman olduktan sonra, azılı İslâm düşmanlarından biri olan Ukbe b. Ebû Muayt’ın yanından ayrıldı ve kendini dine ve Hz. Peygamber’in hizmetine adadı. Hz. Peygamber’den sonra Kâbe’de âşikâre Kur’an okuyan ilk sahâbi olan Abdullah b. Mes‘ûd, aynı zamanda Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı.

Son derece mütevazı bir kişiliğe sahipti. Abdullah b. Mes‘ûd’un hizmetlerini ve büyüklüğünü, onun siyasî ve idarî alandaki faaliyetinden çok, İslâmî ilimlerin kuruluşundaki öncülüğünde aramak gerekir. 

İbn Mes‘ûd, gerek ilk dönemde müslümanlığı kabul edişi, gerekse Hz. Peygamber’le olan yakın münasebeti sebebiyle ondan birçok hadis duymuş ve rivayet etmiştir. Ondan gelen 848 kadar hadisin büyük bir kısmını bizzat Resûlullah’tan rivayet etmiştir; bunların çoğunu Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ve Tirmizî’nin Sünen’inde bulmak mümkündür. Buhârî ile Müslim, İbn Mes‘ûd’un 64 hadisini ittifakla Sahîhlerine almışlardır. 

İbn Mes‘ûd, Hz. Ömer tarafından Kûfe kadılığı ve beytülmâl idaresi ile görevlendirildi. Kûfe’de resmî vazifesi yanında ilmî faaliyeti ve yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin de temellerini atmış bulunan Abdullah b. Mes‘ûd, daha sonra Hz. Osman tarafından Medine’ye çağrıldı. Medine’de bir süre kaldıktan sonra hastalandı ve altmış yaşını geçmiş olarak vefat etti. Cenaze namazı Hz. Osman veya Ammâr tarafından kıldırıldı ve Bakî‘ Mezarlığı’na defnedildi.

9. Abdullah Bin Amr Bin As Radıyallahu Anh

Abdullah b. Amr b. Âs (r.a)’dan nakledildiğine göre, Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 “Müslüman dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” 

(Buhârî, “İman”, 4; Müslim, “İman”, 65)

Hicretten yedi yıl kadar önce Mekke’de doğdu. Aralarında sadece on bir veya on iki yaş fark olduğu söylenen babası Amr b. Âs’dan önce müslüman oldu ve hicretin 7. yılından sonra onunla birlikte Medine’ye göç etti. Süryânice’yi iyi bilen, Tevrat’ı okuyan Abdullah’ın yazısı da güzeldi. Bu sebeple Hz. Peygamber’den duyup da ezberlemek istediği hadisleri unutmamak için not ederdi. Bazı sahâbiler, duyduğu her sözü kaydetmesini doğru bulmayınca Resûl-i Ekrem’e müracaat etmiş, o da kendisinden duyduğu her sözü ve her davranışı yazabileceğine dair izin vermişti (bk. Müsned, II, 192, 207). 

Abdullah, es-Sahîfetü’s-Sâdıka adıyla topladığı bu hadisleri bir sandıkta dikkatle korur ve kendisini hayata bağlayan şeylerin başında Sahîfe’nin geldiğini söylerdi. Hatta kendisine yöneltilen bazı soruların cevabını da Sahîfe’ye bakarak verirdi. Rivayet ettiği hadis sayısı bakımından en önde gelen Ebû Hüreyre, kendisinden fazla hadis bilen yegâne sahâbinin Abdullah b. Amr olduğunu belirtmiş, bunun sebebini de onun Hz. Peygamber’den duyduğu hadisleri yazmasına bağlamıştır (bk. Buhârî, “İlim”, 39). Ebû Hüreyre’nin bu şehadeti, Abdullah’ın en çok hadis bilen sahâbi olduğunun açık delilidir. En çok hadis bilen sahâbi olmasına rağmen ondan intikal eden hadis sayısı sadece yedi yüz civarındadır. 

Bunun sebepleri arasında, hadis öğrenim merkezi durumundaki Medine’den hayli uzakta bulunan Mısır’da yaşamış olması, kendisini hadis rivayetinden çok ibadete vermesi ve belki de eski kültüre âşinalığı sebebiyle rivayetlerine İsrâiliyat’ın karışabileceği korkusuyla ondan hadis almakta çekingen davranılması gibi hususlar zikredilebilir. Kendisinden ilim tahsil etmeye gelen bazı talebelerin sadece Hz. Peygamber’den duyduğu hadisleri rivayet etmesini istemeleri, bu sonuncu ihtimali hatıra getirmektedir. Bir kısım talebelerinin kullandığı ifadelerden, onlara hadisleri dikte ettiği anlaşılmaktadır. Yüzlerce talebesi arasında tâbiînin önemli simalarından olan torunu Şuayb b. Muhammed, ayrıca Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Tâvûs, Şa‘bî, İkrime, Atâ, Mücâhid, Hasan-ı Basrî gibi şahsiyetler bulunmaktadır

Allah onlardan razı olsun.

Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver

İlginizi Çekebilecek Diğer İçerikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.

Bu HTML etiketlerini ve özniteliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>